1853 yılının Ekim ayında Brahms ile Clara ve Robert Schumann arasında çok özel bir dostluk gelişmeye başlamıştı. Genç Brahms, çifti ziyarete geldiğinde Schumann’ı hem besteci hem de piyanist olarak derinden etkilemişti. Schumann Brahms karşısında kapıldığı duyguları Yeni Müzik Dergisi’nin (Neue Zeitschrift für Musik) Ekim sayısında “Yeni Güzergahlar” (Neuen Bahnen) adlı yazısında belirtir. Aynı yılın Ağustos ayında yazmış olduğu Piyano ve Orkestra için Op. 134 İntrodüksiyon ve Allegro adlı yapıtı da genç besteciye ithaf eder. Bu yazıyı kaleme alışından kısa bir süre sonra bestecinin zihinsel hastalığı şiddetli bir şekilde yeniden ortaya çıkacak ve onu bir intihar girişimine kadar götürecektir. Birkaç yıl sonra, 1856 yılında Schumann kaldırıldığı akıl hastanesinde hayata gözlerini yumacaktır.
Schumann’ın hayatındaki trajik ögeler ve bestecinin Brahms’a (Op. 134′teki ithaf dahil olmak üzere) verdiği destek genç besteci üzerinde büyük bir etki yaratmıştır.
Devamı…

Müzik’te romantik çağ ve yorumları, belki tarih olarak çok eski değil ama çeşitli nedenlerden ötürü bu dönemle aramıza bir uzaklık girmiştir aslında. Sonuç olarak, Chopin, Liszt, Schumann ve Wagner gibi birbirinden çok farklı olan bestecileri bugün Romantik Besteciler başlığı altında topluyoruz. Böyle bir bağlamda Chopin ve Liszt’in adlarının benzer stillere sahip besteciler olarak anılması çok şaşırtıcı değil. Oysa müzik dünyaları birbirinden Chopin ve Liszt kadar farklı iki besteci bulabilmek neredeyse çok zordur, denebilir. Chopin’in piyano konsepti insan sesi modeline dayanır. Liszt’in ise gözlerini modern piyano kamaştırmıştır. Piyanoda bir orkestranın ses zenginliğini yaratmaya çalışır, orkestraya adeta meydan okumak istiyor gibidir piyanoyla.
György Ligeti etüdlerinde birçok müzikal yorum teriminin yanı sıra çok keskin süre terimleri kullanmıştır. Örneğin Etüd XII için süre 2.56 dakika ve Etüd XIVa için ise süre 1.41 dakika olarak belirtilmiştir. Ben yorumumda keskin süre ifadelerinden ziyade müzikal yorum terimlerini izledim.Bestecilerin metronom sayıları ve zamanlama işaretleri yorumcular için her zaman problematik olmuştur. Besteci yarattığı eseri kendi içinde duyar. Bu nedenle kimi zaman, enstrümanda denenmemiş cok hızlı tempolar belirleyebilir. Tüm nüansları, vurguları ve incelikleri belirtmek isteyen ve aynı zamanda bestecinin düşüncesine de mümkün olduğunca yakın çalmak isteyen yorumcu ise çoğu zaman bir ikilemle karşı karşıya kalır: bestecinin istediği tempoları tam olarak yerine getirmek ya da müzikal yorum terimlerinin belirlediği çizgiden ödün vermemek Birinci yolu seçmek, bazı önemli müzikal vurgulama işaretlerinin çalınamaması sonucunu doğurur; gerçekten de o derecede yüksek tempolarda pratik olarak imkansızdır bu yorum terimlerini hakkıyla yerine getirebilmek. Benim tercihim, gerekli gordüğüm yerlerde müzikal yorum terimlerine öncelik vermek oldu. Ligeti’nin kendisi de Etüd No: 7 icin yazdığı notlarda bu yola işaret ediyor: “zaman terimi yalnızca bir rehberdir.”
Piyanonun orkestranın sahip olduğu güçte bir sese engin olanaklarına rağmen hiç bir zaman sahip olamayacağı yanlış bir düşünce değil. Konservatuvar’da orkestra için yazılmış bir sayfayı anında piyanoya aktarabilme egzersizleri yapardık. Güçlü çalmak ve pedalı, neredeyse yanlış kullanıma varacak derecede çok kullanmak suretiyle, geniş bir senfoni orkestrasının yarattığına benzer etkiler yaratmanın mümkün olduğunu bulgulamıştık. Bu durum, elbette ki bir ilüzyondan ibaretti. Bize orkestra gibi ses veren şey aslında dinleyici için birbiriyle uyumsuz akorların bir araya geldiği bir karışımdan başka bir şey değildi.
Yeni bir binyıldan önce gelen 20. yüzyıl acı, üzüntü, hoşgörüsüzlük ve huzursuzluğun egemen olduğu bir çağdı. Böyle bir ortamda sanatın anlamı ve amacı da değişmişti. Diğer sanat dallarında olduğu gibi müzik de birbirinden çok farklı ve çeşitli tarzların deney alanı haline gelmişti. Yeni bir “tını”yı üretmek şart olmuştu. Bu deneyciliğin tarihsel kökenini Wagner ve Liszt’e kadar izlemek mümkün. Bu iki bestecinin vizyoner yapıtları modern çağı anımsatan niteliktedir. Bu arayışlar müzisyenlerin sonunda tonal sistemden tamamen kopmasına neden olmuştur. İşte böyle bir sanat ortamında geleneksel tonal sistemde kalmayı tercih eden bestecilere karşı büyük bir hoşgörüsüzlük oluşmuştu. Rahmaninov gibi geleneksel, geç-romantik dönem üslubuna bağlı kalmaya devam eden bir besteci kendi meslektaşları tarafından anlaşılmıyor, sanat çevrelerinde saygı görmüyordu.(1)Rahmaninov ve Scriabin’e yönelik tutumlar karşılaştırıldığında ilginç ipuçlarıyla karşılaşıyoruz. Aralarında dostluk da olan bu iki bestecinin ortak bir öğretmeni vardı: Zverev. Fakat iki bestecinin müzikteki çizgisi birbirinden çok farklı olmuştu.