Idil Biret
TR |
EN |
DE |
Yaşam Öyküsü

Harika Çocuklar Yasası Nasıl Çıktı?

TBMM’de Bir Akşam Oturumu
Kırkikindi yağmuları çoktan bitmiş, bozkırın sarı sıcağı erken çökmüştü Ankara’ya… 1948 Temmuzu’ydu. Ülkenin gündemini öncelikle çok partili demokrasiye geçiş ve seçim tartışmaları işgal ediyordu. Demokrat Parti kurulmuş, 1946 seçimlerine katılmış, ancak çoğunluk sistemi nedeniyle 465 sandalyelik Meclis’e 66 temsilci sokabilmişti.
TBMM 7 Temmuz günü, gündemindeki yasaları görüşüyordu. Taş bina dışarının sıcağını fazlaca geçirmediği için milletvekilleri havadan fazla etkilenmeden çalışabiliyorlardı. İki oturum yapılmış, verilen aradan sonra sıra üçüncü oturuma gelmişti. Milletvekillerinde akşam kıpırtıları başlamıştı. Başkanvekili Feridun Fikri Düşünsel saat 17.50’de oturumu açtığında 465 üyeli Meclis’te yeterli çoğunluk vardı. Divan katipliklerinde Sait Köksel ile Dr. Aziz Uras oturuyorlardı.
İdil Biret ile Suna Kan’ın yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmesine ilişkin kanun çok zor oluşturulmuş, milli eğitim ve bütçe komisyonlarından geçtikten sonra ancak TBMM genel kuruluna gelebilmişti.
Başkanvekili Düşünsel oturumu açtıktan sonra sordu:
“- Heyeti umumiyesi (tümü) hakkında söz isteyen var mı?”
Seyhan Milletvekili Sinan Tekelioğlu eli havada ayağa kalkarak söz istiyordu. Konuyu kafasında evirip çevirip “sıkı bir muhalif” olarak neler söyleyeceğini çoktan tasarlamış olmalıydı. Önce birkaç nezaket cümlesi sarf ederek “memlekette fevkalade vaziyet gösteren çocuklar”a gösterilen ilgiden dolayı teşekkür etti. Ama arkadan “alaycı bir üslupla” hemen eleştiri bombardımanını başlattı:
“-… Burada, hükümetin yapmış olduğu teklifte şu şekilde bir gerekçe vardır, olağanüstü müzik istidadı gösteren bir kızdan bahsediyor, bu kızın yaşı küçükmüş, müzik tahsilini Türkiye’de yapmasına imkan yokmuş, bunu Avrupa’ya göndererek müzik mekteplerinde tahsil ettirmek lazım geliyormuş. Bu çocuk yalnız gidemezmiş, anası, babası gitsinmiş, beraber bulunsunlarmış, tahsil yapsınlarmış, memlekete fevkalmemul insanlar yetişirmiş. Fevkalade güzel bir düşünce!
Geçenlerde burada görüşürken Avrupa’ya gönderdiğimiz talebelerin, darlık dolayısıyla tahsisatlarını kesmeyi düşünürken, bu defa yeniden hiç akla hayale gelmeyecek şekilde – kendi payıma ve memleke hesabına söylüyorum – bir harekette bulunuluyor.”

Ya Evlenirlerse?
Sinan Tekelioğlu, konuyu kendince enine boyuna incelemişti. O sırada İdil Biret henüz 7 yaşına geliyordu. Yurtdışına gönderileceği için Ankara’da ilkokula başlamamıştı. Tekelioğlu, ilköğrenimini yapmamış bir çocuğun “ecnebi mekteplere” gönderilmesinin yasadışı olacağını vurguluyor, ardından da “ya evlenirlerse” endişesini dile getiriyordu:
“- Yine arkadaşlar; Amerika’ya tahsile gitmiş, İsviçre’ye tahsile gitmiş genç kızlarımızın orada evlenerek yurda dönmediklerini de görüyoruz. Burada hissiyata kapılacak vaziyet yoktur. Türk milleti her şeyin fevkinde adama yetiştirmek istidadına haizdir. Fakat bugün bu darlık içinde kıvranan bir hükümet nasıl oluyor da böyle bir teşebbüse geçiyor ve bir çocuk olarak teklif veriyor. Bu teklif bütçe komisyonuna geliyor, çocuk iki oluyor ve hükümet teklifinde isimleri yazılı olmadığı halde burada yazılıyor ve bu iki çocuk, iki de anası babası, oldu dört. Ayda beşer yüz senevi 40 bin lira, bu parayı veriyoruz. Neticesi ne olacak bilmem ki, acaba bu çocukların bugünkü vaziyeti devam edecek midir? Yoksa bir noktada duracak mıdır?”

Açlık Edebiyatı…
Hızını alamayan Tekelioğlu, bu kez yoksulluk ve açlık edebiyatıyla üyeleri etkileyip kanunu reddettirmeye çalışıyordu:
“- İdil’i ben tanımıyorum. Hiçbir münasebetim de yoktur. İyi piyona çalıyormuş. Anası babasını da koyuyoruz. Çok iyi. İdil orada yirmi yaşına geldi. Amerika’dan gelmedi buraya. Ne yapacaksınız?
Türk milletinin semahat göstereceği sahaları size söylemeye lüzum var mı? Benden daha çok iyi biliyorsunuz. Şurada Numuna Hastanesinde dört tane insan bir yatakta yatarken beş yaşındaki İdil hanımı Amerika’ya göndereceğiz. Ne öğrenecek Amerika’da? Piyano, ne olacakmış deha imiş efendim, deha imiş. Piyano öğrenecekmiş. Ben açım yahu, bana piyano lazım mı?
İdil, onun yanında Suna’yı Amerika’ya gönderiyoruz, ama tuhaf bu iş yahu. Oradan belki de bir enişte getirecektir.
Sonra bu çocuk 16 sene gibi bir zamanda Türklük haleti ruhiyesini evsafını acaba muhafaza etmek imkanı var mı, soruyorum size.”
Burada salondan “Vaaar, vaaar” sesleri yükseliyor, ama Tekelioğlu “Yoktur” diyerek devam ediyordu:
“- Arkadaşlar, işte yine dönüyorum sözüme. Geçenlerde sizden 141 malul için ayda 25er lira zam istemiştim. Bunu o vakit reddetmiştiniz, bu ayda iki bin küsur lira tutar, bunlara senede 40.000 lira vereceğiz. Bu noktada ben bir milletvekili sıfatıyla kalbi yanan ve Türk milleti için çırpınan sizlerin buna rıza göstermeyeceğine eminim. Ve yine çok eminim ki, sayın Hasan Saka bu tasarıyı geri alacaktır.”

Akrabalık Var mı, Yok mu?
Sırada Marşa Milletvekili Dr. Kamil İdil vardı. Arkadaşı Emin Soysal’ın uyarısı üzerine sözlerine bir açıklama ile başlayan Dr. İdil, kendisiyle İdil biret arasında bir akrabalık bağı bulunmadığını şöyle anlatıyordu:
“- Bu çocuğun küçük adı İdil’dir. Halbuki benim soyadım İdil’dir. Yani bana mensubiyeti yoktur. Soyadı da Biret’tir.”
Ardından Tekelioğlu’nun iddialarını çürütmek ve milletvekillerini olumlu oy kullanmaya yöneltmeyi amaçlayan konuşmasına başlıyordu:
“- Bu kanunla yabancı memleketlere gönderilmesi düşünülen bu çocukla beraber bir de Suna vardır. Bu gibi çocuklar milletler hayatında nadir yetişen insanlardır. Bu çocuğun büyük bir müzik istidadı gösterdiği ve istikbalin vaitkar bir insanı olacağını düşünerek dikkatimizi çekmektedir.
Hakikaten arkadaşlar; bu gibi dehaların milletler hayatında nadiren yetiştiğini siz de takdir edersiniz. Bu bakımdan istikbalin bize vaadettiği bir dehayı daha zamanında yakalayıp onu lazım geldiği şekliyle yetiştirmek ve memleketin adını şanla, şerefle yükseltmek imkanlarını da aramak zannediyorum ki her münevverin borcudur. Tekeli arkadaşımız 125 malule yapılacak zamdan bahsettiler. O tamamıyla ayrı bir fikirdir.”

Propagandanın Alâsı…
Tekelioğlu burada oturduğu yerden “Hiç de ayrı değil” diye bağırarak müdahele ediyor, Dr. İdil ise soğukkanlılğını bozmadan devam ediyordu:
“- Bu memeleketin propaganadasını yapmak için yüz binlerce, milyonlarca para sarfetmekteyiz. Bu memleketin propagandası yalnız şu şekilde yapılmaz. Bu memleketin propagandasını her bakımdan yetişmiş alimler, sanatkarlar, çeşitli unsurlar yapacaklardır. Bundan en fazla muvaffak olanlar bilhassa büyük sanatkarlardır. Mesela Şopen, Şubert, Mozart, Betofen, Pagannini gibi daha çok küçük yaşta müzik istidadı göteren bu insanlar memleketlerinin en faydalı propagandasını yapmışlardır. Bunların ömürleri kısa olsa bile kendi milletlerinin isimlerini ta ebede kadar götüren büyük, kıymetli eserler bırakmıştır. Bugün el’an Mozart’ın, Şopen’in, Paganni’nin kime mensup olduğunu yabancı memleketlerde dolaşmış olan insanlar orta yaştaki çocuklardan bile işitirler. Bu Viyanalı’dır, bu Avusturya milletindendir, bu falandandır, diye net olarak belirtirler.
Şayet İdil ve Suna ilerde Mozart’ın ve Paganni’nin yerini tutacak olursa bunun için verilecek paraya acımam.”
Tekelioğlu dayanamayıp gene yerinden bağırıyordu:
“- Ya gelmezse?”
Oturum başkanı bu sataşma karşısında yeniden söz için sırasını beklemesi gerektiği yolunda uyarmak zorunda kalıyordu Tekelioğlu’nuu… Dr. İdil ise konuşmasını bu sataşmayı cevaplandırarak sürdürüyordu:
“- Gelir! Bir misal vereyim. Yehudi Menuhin isminde birisi var, küçük yaşta keman çalma istidadını göstermiş, 4 yaşında kemana başlamış bugün dünyanın her tarafında kendi memleketini dünyanın her tarafına tanıtmakta ve propaganda yapmaktadır. Yehudi Menuhin şu millete mensuptur diye dünyanın her tarafından söylenmektedir. Memlekete gelmiş, gelmemiş madem ki İdil Biret bir Türktür; bir deha olarak yetiştiği takdirde sarfettiğimiz parayı her cihetten bize fazlasıyla iade eder. Onun için Hükümet’in getirdiği kanun gayet yerinde ve haklı bir taleptir. Küçük yaşta bir çocuğu yetişmek için başka memleketlere yalnız başına göndermeyi münasip görmeyen Hükümet pek haklı olarak çocuğa Türk kültürünü kaybettirmeyecek ve onu muhafaza ve himayet etmek üzere aileden bir ferdin buna refakat etmesini tensip etmiştir. Binaenaleyh benim ricam; Hükümet’in getirdiği ve son şeklini almış bulunan kanunun kabulünü rica ederim.”

Uzman Görüşleri Meclis’te
Dr. İdil’in alkışlanan konuşması Meclis’teki eğilimin olumlu olduğunu gösteriyordu. Sırada bir başka doktor, Kırklareli Milletvekili Fuat Umay vardı. Umay, olumlu görüşlerini otoritelerin düşüncelerine dayandırmayı yeğlemişti:
“- Muhterem arkadaşlar; ben bu küçük çocuğu, hakikaten asırların ender yetiştirdiği bu dahi çocuğu bir defa gördüm. Bunun hakkında söz söylemeye selahiyettar değilim. Yalnız musikişinasların profesörlerin söylediği sözlerden kısaca cümleler alacağım.
Adnan Saygun diyor ki: “İdil Biret’te şu vasıfları buluyorum: mutlak bir musiki kulağı, hayret verici bir musiki hafızası, hayret verici bir armoni sezgisi, transpozisyon kabiliyeti, bestekarlığa meyil.”
Halil Bedii Yönetken diyor ki, “İdil Biret yalnız Ankara ve Türkiye’nin değil, üzerinde yaşadığımız yer yuvarlağının idrak ettiği fevkalade bir mahluk, Avrupalıların prodigée dedikleri cinsten bir çocuktur. Benzeri bir prodigée çocuk tipini de tarih bir de Mozart’ın küçük varlığında idrak etmiştir.”
Mithat Fenmen diyor ki; “Harika çocuk işte o büyük müzisyenlerin hayatını zamanımızda yaşayan ve bizlere hadiselerle yaşatan büyük bir kudret olduğuna inanıyorum.”
Amerikalı Milton Saltingon diyor ki; “Küçüğün olağanüstü bir istitada sahip olduğuna zerre kadar şüphem yoktur. Hatta insanı hayrette, biraz da dehşet içinde bırakacak kadar büyük bir kabiliyet.”
Umay, düşüncelerini naklettiği uzmanların genel kurulda bıraktığı etkiden memnun, devam ediyordu:
“- Muhterem arkadaşlar; demin de arzettiğim gibi, bu gibi harika çocuklar asırlarda bir defa gelir. Bu altı yaşında çocuğu yalnız Avrupa’ya veya Amerika’ya göndermek imkanı olmadığından dolayı annesiyle ve babasıyla beraber gitmesi için Hükümet tarafından bu kanun hazırlanmıştır.
Böyle küçük çocukların yetiştirilmesinin ne kadar mühim bir iş olduğunu arzetmek için söylüyorum; yalnız Amerika’da Filadelfiya’da bu gibi harika çocukların yetiştirilmesi için kurulmşu bir müessese vardır, bu üniversitede bulunan profesörlerin adedi orada müzik tahsil eden çocuk adedinin iki mislinden fazladır.
Bazı arkadaşlarımız dediler ki, bu çocuğu büyüdükten sonra göndersek olmaz mı? Arkadaşlar, bu gibi istidatlar vaktinde ele alınmazsa, inkişaf ettirilmezse söner. Muayyen yaşa kadar inkişaf ettirilmezse bu kabiliyet heder olur gider.
Arkadaşlar, bu yavru Türktür ve hiç şüphesiz memlekete dönecektir. Milyonların yapmadığı tesiri, propagandayı bu Türk yavrusu yapacaktır. Kanunun kabul edilmesini ben de rica ediyorum.”

Bir Gören Anlatıyor…
Bu kez söz sırası, yasa tasarısını kabul edip genel kurula gönderen Milli Eğitim Komisyonu’nun sözcüsü Urfa Milletvekili Suut Kemal Yetkin’deydi.
Tekelioğlu’nun itirazlarının kendisini hayrete düşürdüğünü vurgulayarak konuşmasına başlayan Yetkin, “Beş veya altı yaşındaki çocuk gönderilir mi? Kendisine altı bin lira gibi yüksek bir para verilir mi dediler” hatırlatmasını yaparak devam ediyordu:
“- Arkadaşlar, başta İdil Biret gibi, Suna gibi bir iki Türk çocuğu daha olsa da onlara 6 bin lira değil, 60 bin lira, 6000 bin lira versek. Çünkü yabancı memleketlerde bizim yüzümüzü ağartacak olan, Türk zekasını, Türk zevkini tanıtacak olan bu olağanüstü sanat istidadı olan çocuklardır. Bugün modern propagandanın başında sanat gelir.Çünkü kudretli telkin vasıtasıdır. Bundan iki sene evvel Fransa’da açılmış olan Türk resim sergilerinde Adnan Saygun’un Paris’te çaldırdığı kendi eseri bütün dünya matbuatında bizden bahsettirdi. Binaenaleyh, yüksek kabiliyetli Türk çocukları bulursak onları kolay kolay bırakmayacağız ve elbette onlara lazım gelen masrafları vereceğiz.”
Milletvekillerinin bir bölümünün harika çocuklarla ilgili yeterli fikri yoktu. Bunu bilen Yetkin, kendi gözlemlerini ayrıntılarıyla anlatıyordu:
“- İdil Biret hakkında bir fikir edinmek için hakikaten onu görmek lazımdır. Ben iki defa gördüm. Bu harikulade çocuğu gördüğüm zaman bugünkü gibi 6 yaşında değildi. Beş yaşında idi.
Arkadaşlar; en yüksek bir musiki eserini dinledikten sonra, oturuyor piyanonun başına, tereddütsüz çıkarıyor. Piyanist bir arkadaş beş parmağı ile tuşlara basıyor, çocuk arkası dönük olduğu halde notları sırası ile söylüyor. Böyle bir kabiliyet görülmemiştir. Bizim yaşayacağımız şey, bilakis buna benzer kabiliyette olanları teşvik ve himaye etmektir.”

Bravo Sesleri Arasında…
Yetkin konuşmasının son bölümünü Tekelioğlu’nun iddialarını cevaplandırmaya ayırmıştı:
“- Sonra Tekelioğlu’nun dediği gibi İdil ana ve babasıyla gitmiyor, ya anası ile, ya babası ve yahut da bunlar olmadığı takdirde vasisi ile gidiyor.
Evet, biliyorum, buyurdukları gibi memlekette yardıma muhtaç birçok vatandaşlar vardır. Fakat o ayrı bir mevzuudur, bu ayrı bir mevzuudur. Bunu yapmak onu yapmamak değildir. Bu kabiliyetli iki Türk çocuğunu elimizden geldiği kadar süratle yerlerine göndermeliyiz. Çünkü bu kanunun hazırlanması çok uzun sürmüştür, biraz daha geciktirirsek çocuk yaşlanacaktır. El birliği ile bu kanunu çıkaralım arkadaşlar.”
Yetkin’in konuşması beklediği etkiyi yapmıştı. “Bravo” sesleri alkışlara karışıyıordu.
Konya Milletvekili Dr. Sadi Irmak’taydı sıra. “Aslında meselenin açıklığa kavuştuğunu” vurgulayan Irmak’ın gene de söylemekten kendini alamayacağı noktalar vardı:
“- Bir millet yetiştirdiği dehalarla ölçülür. Bizim milletimizin en güzel hasletlerinden birisi de bu istidatları bulup, en yüksek yerler yükseltilmesine imkan vermektir. Çobanlardan yetiştirdiğimiz, sadrazamlar tarihimizin şerefleri arasındadır. Bu çocuk da hakikaten büyük bir istidat göstermiştir. Ben de kendisini tanırım. Bu gibi yüksek vasıflı salahiyetleri yetiştirmek bizim en büyük vazifelerimizden birisidir. Bununla Türk efkarı umumiyesi çok yakından meşgul olmuş ve iyi bir tesadüf eseri olarak Paris Konservatuarı Pedagoglarından Lazar Levi Ankara’ya geldiğinde bu çocuğu yakından dinlemiş ve kendisinde harikulade bir istidat olduğuna kanaat getirmiştir. Onun için harcanan her emek şüphesiz mahalline masruftur. Bize büyük bir şeref getirecektir. Bu itibarlar kanunun kabulünü rica ederim.”

Milyonlar Değerinde Gurur Beklentisi
Oturum başkanı önündeki sıra listesine baktı. Maraş Milletvekili Emin Soysal konuşacaktı. Komisyonda İdil Biret’in durumu üzerinde yeterince durulduğunu hatırlatan Soysal, bu tür dehaların asırlarda bir yetiştiğini belirtiyordu.
Soysal’ın konuşmasının “Keşke…’lerle süren bölümünde ise, salondaki milletvekillerinden de “Keşke” sesleri geliyordu:
“- Bu sahada, sanat ve ilim sahasında bu nevi dehalara bizim çok ihtiyacımız vardır. Keşke bugün maliyeci dahimiz olsaydı, keşke bugün iktisatçı bir dahimiz olsaydı. Bunun hasretini ne kadar çekiyoruz. Bu adamların bu memleketlere getirecekleri faydanın azametini düşünmemek ne acı. İnsan şimdiden söyleyemez ama onun yapacağı iyilik için, o dehanın getireceği deha için insan 3 – 5 milyon da verebilir.”
O yıllarda Hitler’in savaşı yitirmesine rağmen, konulara ırkçı yaklaşımla bakmak yaygındı. Nitekim Soysal da, ırk açısından Türklerin Avrupalılarca hor görüldüğünü bir örnekle anlatıyor, İdil Biret’in bu düşüncelere bir cevap oluşturacağını düşünüyordu:
“Nerede kaldı ki, bizim milli ve ırki kabiliyetimiz itibarıyla sanat hayatında, ilim sahasında Avrupalıların bazılar nazarında tenkide uğradığımız taraflarımız vardır. Mesela Güstav Le Bone’un muayyen bir eserinde Şark milletleri ile Avrupa milletlerini -ki ırkiyatla uğraşan ve bizim üzerinde durup kendilerini şiddetle tenkit ettiğimiz ırkçılara göre- ırk bakımından ilim ve sanat dehasını ayırıyorlar.
Türk Milletinin meknuz kabiliyetini bilmeyenler öğrenecektirler. Bilecektir ki hakikatan Türk Milleti sanat ve müzik sahasında da deha yetiştirecek bir evsafa maliktir. Bunun bırakacağı tesir ve bize getireceği gurur milyonlar değerinde olacaktır.”
Ve her konuşmacı gibi Emin Soysal da, Sinan Tekelioğlu’nun görüşlerini cevaplandırmadan geçemiyordu:
“- Diğer taraftan sayın arkadaşımın buyurduğu malullere paranın verilip verilmemesi meselesi ayrıdır, malullere, memurlara, hatta orduya verilecek para bunlar ayrı mevzulardır. Bu doğrudan doğruya bu milletin şerefine, ırki istidadına ait paradır. Bu noktada herhangi bir paranın esirgenmeyeceğine ben kaniim. Yüksek Meclis kendi milleti içinden doğmuş, yaratılmış bir müzik dehasına bu kadarcık bir parayı vermeyi esirgemeyecektir: Yine gönül ister ki bu memleketin zenginleri bu nevi dehalara yardım etsin. Fakat memleketimiz bu sahada daha hazırlanmamıştır. Biz bu nevi istidatları Devlet olarak, millet olarak alıp kendilerini yetiştirecek muhitlere göndermek büyük kazançlar, servetler getirecektir. Türk Millietinin sanat istidadını ispat edecek olan bu çocuğa vereceğimiz para helal olsun.”

Bir de Suna Girmiş!
İlk konuşmamızda eteklerinde taşı yeterince Sinan Tekelioğlu yeniden söz istemişti. Şimdi sıra tekrar ondaydı. Oturum başkanı adını okuyunca salondan “Kafi… Kafi” sesleri yükseldi.
Ama demagog Tekelioğlu “Sizin için kafi benim için değildir” diyerek yeniden mikrofona yükleniyordu:
“- Şimdi arkadaşlar; bu İdil denilen kız için kanuna bir de Suna girmiş. Kafi değildir çünkü, Türkiye’de mükemmel mekteplerimizi vardır. Bu istidatta olan insanları hiç olmazsa ilk tahsil devresinde yetiştirecek adamlarımız yok mudur?
Ben eminim, vardır. Çünkü Fuat Umay’ın okuduğu mütahassıslar arasında iki tanesi Türktür. Fevkalade bir halette yaratılmış insan olduğunu ve ileride gayet yüksek bir müzisyen olacağını yazıyorlar. Binaenaleyh onu takdir edecek insanlar Türkiye’de mevcuttur. Ben demiyorum ki, Türkiye’de yetişmiş bir insanı Avrupa’ya göndermeyelim. Avrupa’da şerefimizi ilan etmesin. Fakat bu çocuk henüz beş yaşındadır, annesi de, babası da beraber gidecektir.
Bir de Suna vardır, o da annesiyle, babasıyla gidecektir. On altı sene Devlet onları besleyecektir. Farz-ı mahal olarak bunlar orada iki tane arkadaş buldular, orada evlendiler. Ne olacaktır?”
Artık genel kurul salonundaki milletvekillerinin Tekelioğlu’nun sabit fikirlerine tahammülü kalmamıştı. Salondan bir uğultu yükseldi. Oturum Başkanı Feridun Fikri Düşünsel araya girdi:
“- Rica ederim, müdahele etmeyiniz. Hatip sözünü ikmal etsin. Bu iş reyle hallolur!”
Tekelioğlu, ilk konuşmasındaki görüşleri tekrarlayarak açıyor, İdil’in ilköğrenim görmeden gönderilmesinin kanunlara aykırı olacağını iddia ediyordu. Kendini “ıstırap içindeki bir milletin milletvekili” olarak nitelendiren Tekelioğlu, gene ileriye yönelik “şüphe”lerini anlatıyordu:
“- Ya bu çocuk bir müddet sonra bugünkü fevkalmemul kabiliyetini kaybederse ne olacak? Devlet bu parayı mütemadiyen vermek mecburiyetinde kalacaktır. 16 sene besleyeceğiz, anasını babasını beraber besleyeceğiz. Gelmediğini farzediniz. Gitsin diyoruz. Biz bugün bu kadar sıkışık bir vaziyette iken, memurlarımızdan tenkikat yaparken daha bir çok masraflarımızı kısarken bu sırada ıstrırap içinde olan şu memlekette nümayiş ve alayişa kapılarak bir Suna, yanında bilmem kim, yarın bir daha gönderirsek bunun sonu nereye varır?”

Ayıp! Ayıp! Nidaları…
Tekelioğlu’nun geleceğe yönelik bu ısrarlı şüphelere karşı gerekli cevabı ise Kırşehir Milletvekili Sahir Kurutluoğlu “veciz” bir biçimde veriyordu:
“- Muhterem arkadaşlar; ne yazık ki, Türk adını kendi varlığında gösteren bir masumun 15 sene sonra gelecekteki halini bu kürsüden münakaşa ediyoruz!
Ve beş yaşındaki bu masumun 15 sene sonra bir ecnebi ile evleneceğini bu kürsüden nasıl aklımıza getirip de bunun münakaşasını yapıyoruz!”
Kurutluoğlu milletvekillerinin Tekelioğlu’nu kınayan “Ayıp!… Ayıp!…” nidalarıyla bir an duraksıyor ve devam ediyordu:
“- Arkadaşlar, dehalar cemiyetin muhtaç olduğu zamanlarda ortaya çıkar ve muayyen vasıtalar onu temniye eder. Allaha şükür ki, muyayyen bir vasatta bu dehayı keşfetmiş bulunuyoruz.
Bu vasat içinde değil, layık olduğu vasat içinde yükselmesini temin için şahsına munhasır bir kanun getirilmiştir. 16 sene anasını, babasını beslemeyeceğiz, arkadşaım kanunu okumamış. Ya anası ile gidecek ya babası ile veya onların tensip edeceği bir vasi ile gidecektir ve bu 16 yaşına kadar devam edecektir, 16 senede değil.
Biz bu dehanın tekamülünü istiyoruz. Türkün layık olduğu ismini her tarafta kendi üstün dehası ile temsil edecek olan bu çocuğun yetişmesi için ne lazımsa yapalım, yersiz münakaşaları burada keserek işin sonunu alalım arkadaşlar.”

Tabiatın Mevhibesi….
Milletvekillerinin “Bravo” sesleri arasında alkışlarla kürsüden inen Kurutluoğlu’ndan sonra, ilk hazırlıkları Hasan Ali Yücel tarafından yapılan yasanın o günkü sahibi Milli Eğitim Bakanı Bingöl Milletvekili Tahsin Banguoğlu söz alıyordu:
“- Efendim, takdir buyurursunuz ki, bu gibi çocuklar, milletlere tabiatın bir mevhibesidir. Bunlar nereden çıktı diye düşünmeyelim, hakikaten böyle çocuklarımız vardır diye sevinelim. Bunlar milli dehamızın filizleridir, verimleridir, isbatlarıdır.
Güzel sanatlarda, bilhassa müzikte bu gibi dehalar küçük yaşta kendilerini belirtirler. Büyük müzisyenlerin böyle yaşta deha eserleri gösterdikleri sabittir. Garp memleketlerinde bu gibi çocuklara çok ehemmiyet verilmektedir, bunlara çok ihtimam olunmaktadır. Bunlar için ayrı müesseseler vardır ki, bizde bunlar yoktur.
Böyle çocukların bulunması sevinilecek bir şeydir. Milli Eğitim Bakanlığı bir kanun teklifinde bulunmuştur. Bu kanun tasarısı ile Bakanlığa böyle çocukların yetiştirilmesi, Avrupa’ya gönderilmesi için selahiyet istemiştir. Ancak Komisyonlar istisnai olan bu işin böyle bir umumi kanun formülü ile halinden ziyade her vaka için kanun getirilmesini tercih etmiştir. Her defasında huzurunuza geleceğim. Temenni ediyorum ki, böyle çocuklar için sık sık gelebileyim!”
Sözün burasında millletvekilleri eğilimlerini gene alkışlarla gösteriyorlardı. Salondan “Gelsiiin, gelsiiin!”, “Adedi inşallah fazla olur!” sesleri yükseliyordu. Bakan Banguoğlu, kendisinin de komisyonlarda yapılan tadilatla birlikte yasayı kabul ettiğini belirterek taahhütte bulunuyordu:
“- Ben bunların millet namına yetiştirilmesine çalışacağım.”
Tekelioğlu’nun savlarına Banguoğlu’nun da diyecekleri vardı:
“- Sinan Tekelioğlu arkadaşımız dedi ki, ya yetişmezse, ya memlekete dönmezse? Yetişmezse ço müteessir olacağız. Mümkündür. Allah onu hatadan esirgesin. Fakat bu çocuğun ellerinin durması da mümkündür. Allah muhafaza etsin.”
Burada Maraş Milletvekili Emin Soysal “Niye kötü tarafını düşünüyoruz, biraz da iyi tarafını düşünelim” diye bağırarak müdahele ediyordu.

Bu bir risktir….
Banguoğlu ise günümüzde ekonomide ve işletmecilikte çok kullanılan “risk almak” kavramıyla durumu izah ediyordu:
“- Bu bir risktir. Büyük bir kazanç üzerine para koymaktır. Riski olan bir şeydir, ya kazanır ya kaybedersin. Memlekete dönmezse? Ben temenni ederim ki bu çocuk beklediğimiz deha eserini göstersin de isterse memlekete gelmesin. Memlekete gelmesiyle gelmemesi arasında büyük bir fark yoktur. Çünkü o dünyanın bütün memleketlerinde bir Türk Bayrağı gibi dalgalanacak, işte bir Türk çocuğu denecektir.”
Banguoğlu da kürsüden “Bravo” sesleri ve alkışlar arasında inen hatipler kervanına katılıyordu. Tekelioğlu’nun ikinci konuşmasındaki savları üzerine Bütçe Komisyonu sözcüsü Ankara Milletvekili Muammer Eriş de söz almak gereğini hissetmişti. Eriş, hükümet teklifinin genel mahiyette olmasına karşılık bütçe komisyonunda yasanın iki harika çocukla sınırlandırıldığını hatırlatarak, yasa metninin iyi okunmasını öneriyor ve kabulünü istiyordu.

Saksıyla Gönderilen Çiçek!
Bu kez Erzurum Milletvekili, emekli general Vehbi Kocagüne söz almıştı. Milli Eğitim Bakanına bir soru yöneltmek istiyordu. Aralarında ilginç bir konuşma geçti.
Kocagüney: Bu çocuğun tahsili hakikaten faideli olur. Ancak bu çocuk Türk toprağında, inkişaf etmiş bir çiçek gibidir. Bu çiçeği topraktan koparıp yabancı topraklara gönderiyoruz. Sakın solmasın.
Banguoğlu: Şimdi arkadaşlar; diyorlardı ki, bu çiçeği koparmadan, saksısıyla göndereceğiz.
Kocagüney: (Devamla) Türk aile havası içinde ve İstanbul’un şairane havası içinden bunu birdenbire ayırmaktansa biraz daha burada yetişse? (İmkanı yok sesleri)
Banguoğlu: (Devamla) Arzettiğim gibi, bu türlü çocukları yetiştirmek için müesseseler vardır ve bunlarla meşgul olan mütehassıs hocalar vardır. Bunların ihtimamına tevdi etmek zaruridir. Bizde bunun imkanı olmadığı mütehassıslar tarafından tespit edilmiştir. Belki ileride bizde de bu işler için mütehassıs yetişir.
Bir noktayı daha arzedeyim, bu çocuklardan birisi 14 yaşında, diğeri 7 yaşındadır. Birisi ilk tahsilini bitirmiş, öteki daha okula başlamamıştır. Buradan anneleri, yahut babaları, yahut da onların tayuin edecekleri bir mürebbiyet ile birlikte gideceklerdir.
Senelik masrafları 15 bin liradır, yani her ikisine senede 30 bin lira verilecektir.
Kocagüney: Her Türk çocuğu için mecburi olan ilk tahsil ne olacak?
Banguoğlu: (Devamla) Birisi bu sene bitirmiştir. Ötekisinin ilk tahsili için de tedbir alınacaktır. Bu kanunla bunu bir vasiler heyetine havale buyurursunuz, o heyetin başında ben bulunacağım. Bunu yetiştirmek için bir program yapacağız.
Kocagüney: Gönül arzu ederdi ki, Emrah gibi kendi memleketimizde yetişsin.
Banguoğlu: (Devamla) Ona dikkat ederiz paşam.

Zorunlu Ödev Önerisi
Konu yeterince tartışılmıştı. Başka söz isteyen de çıkmayınca oturum başkanı, tasarının maddelerine geçilmesini ve ivedilikle görüşülmesi teklifini onaylattı. Bu iş o gün bitmeliydi.
Yasanın ilk üç maddesi okutulup oylanarak büyük bir süratle kabul edilmişti. Ama dördüncü maddeye gelindiğinde ilginç tartışmalar olacaktı. Bu madde harika çocukların zorunlu hizmetle yükümlü olmayacaklarını, ancak öğrenimi yarıda bırakırlar veya tamamlayıp ülkeye dönmezlerse yapılan masrafın geri alınmasını öngörüyordu. Bunun için de veli veya vasilerinin gitmeden kefilli bir taahhüt senedi imzalamaları gerekecekti.
Milli Eğitim Komisyonu Sözcüsü Suut Kemal Yetkin bu maddede çelişkiler görüyordu. Bir önerge hazırlamıştı. Söz aldı:
“- Arkadaşlar, olağanüstü sanat istidadına haiz olan çocuklarda bazen bu istidat yarıda kalabilir, inkişaf etmeyebilir. Bunun içindir ki, Milli Eğitim Komisyonunda bu cihet dikkate alınmış ve tahsil yaparken istidadı inkişaf etmediği için geri çağırılıan çocuklardan bir tazminat alınmaması derpiş edilmişti. Buna mukabil tahsillerini başarı ile bitirip de yurda döndüklerinde elbette ki burada ödevlenirler. Mesela konservatuar, opera bunlardan istifade eder. Bütçe komisyonunun maddesinde tahsillerini başarı ile bititip döndükleri zaman mecburi hizmet ile yükümlü tutulmazlar diye bir hüküm konulmuştur.
Halbuki bilakis bunlar yükümlü tutulmalıdır. Bunların yükümlü tutulmaları demek; herhangi bir mektepte musiki öğretmenliği yapmaları demek değildir, arzettiğim gibi kabiliyetleri ile mütenasip olan konservatuarda veyahut devlet operasında bir vazife alırlar.
Sonra bir de aşağıda bütçe komisyonun maddesinde deniliyor ki; tahsilini bitirdikten sonra memlekete geri dönmezse bunlar tazminat verirler. Yukarıda yükümlü tutulmadığı ifade ediliyor, aşağıda tahsilini muvaffakiyetle bitirip memlekete dönmezse tazminat alınıyor. Burada bir tezat var gibi geliyor. Onun için bir takriri sunuyorum. Kabulünü rica ederim.”

Memur Zihniyeti mi?
Bu konuşmayla ilginç bir tartışma başlamıştı. TBMM Genel Kurulu’nda…. Sahir Kurutluoğlu “memur zihniyeti”ne karşıydı:
“- Muhterem arkadaşlar, Suut Kemal arkadaşımızın ifadelerinden anlaşıldığı veçhile tahsilini ikmal edip yurda döndükten sonra bu çocuklardan mecburi hizmet beklemek esasını ortaya atmış bulunuyoruz. Biz bu gibi çocukları bir meslek ve bir memuriyet için göndermiyoruz. Biz bir dehanın inkişafını temin etmek, Türk adını yükseltmek için gönderiyoruz. Kalırsa da nimet, dönerse de nimet. O memlekete dönse de bir memur kadrosu içinde tutamayız. Onu bu kadronun içinde tutmak ,yükseldiği yeri, mevkii, kendisine vermemek demektir. Bu meseleyi daima bu esasla içinde mütalaa etmek lazımdır. Ender yetişen bir mahluk muayyen bir memur çerçevesi içinde tutmakta fayda yoktur.”
Suut Kemal Yetkin hemen telaşla söz alıyor, ifadesinin yanlış anlaşıldığını söylüyordur:
“Tahsilini muvaffakiyetle bitirip döndükten sonra burada memur olmaları mevzu-u bahis değildir. Ben böyle bir şey teklif edemem zaten. Fakat İdil Biret piyano, Suna da keman tahsilini bitirip virtüöz olduktan sonra memlekete döndükleri zaman, sorarım ne yaparlar? Demin arkadaşlarımız sanat vasatından bahsettiler. Bu çocukların sanat vasatı da ya konservatuar, ya opera. Eğer bu imkanı onlara vermezsek ne yapacaklardır? Avrupa’da bunun misalleri çoktur. Onlardan bütün memleket çocuklarının istifade etmelerini sağlamalıyız. Onların büyük sanat muhitlerinde ders vermelerini sanatlarının inkişafına asla mani değildir. Sunduğum önergenin kabülünü tekrar rica ederim.

Söz Tahtakılıç’ta
Yetkin’e destek, hitabetiyle ünlü Kütahya Milletvekili Ahmet Tahtakılıç’tan geldi. İlerki yıllarda Milli Eğitim Bakanı olarak, bugünkü CSO Salonunun orkestraya verilebilmesi için okullardan sandalye toplatan Tahtakılıç, Suut Kemal Yetkin’in görüşlerini ayrıntılı konuşmasıyla şöyle destekliyordu:
“- Arkadaşlar, bu müstesna kabiliyetleri bizi memleket dışında yetiştirmeye sevkeden sebep memleket içinde bunları yetiştirmeye müsait vasatın bulunmamasıdır. Ben milli eğitim komisyonu sözcüsünün temennisini bu istidatların yetişmesi için memlekette sanat vasatı teşkil etmeleri için kendilerine mecburiyet telkinini, memleketimizin ihtiyacı olan bir fikrin telkini manasına alıyorum.
Hepinizi edebiyatını okuduğumuz mefkureci muallim dediğimiz sınıf gibi bunlar da kendi şahsi inkişafını behemehal yabancı ufuklarda kendisine muvaffakiyetler aramakta, yeni yeni bir takım şahikalar resmetmekte değil, kendi vatanına kendi miletinin huzuruna dönüp gelip kendileri gibi dehalar yetiştirmesini temenni edersek ne sanatta bir kısırlık yaratırız, ne de onların istidat ufuklarındaki serbesti temennisinden uzaklaşmış oluruz. Onun için milli eğitim komisyonu sözcüsüne ruhen iştirak ediyorum.
Hatta temenni edelim, bunlar hayatlarının herhangi bir safhasında önlerine çıkacak herhangi bir seddi yıkıp muhakkak memleketlerine dönsünler ve memlekette binlerce Suna, binlerce İdil yetişsin.”
Tahtakılıç’ın konuşmasının bu parlak finali, milletvekilleri arasında heyecan yaratmıştı. “Bravo!” nidalarıyla beğenilerini ifade ettiler. Artık oturum başkanına önergeyi okutmak kalıyordu.
Bütçe komisyonu sözcüsü Muammer Eriş de, kendilerinin zorunlu hizmet konusundaki yaklaşımlarını açıklamak gereğini duymuştu:
“- Bu büyük istidatları biz mecburi hizmete tabi tutmayıp da onlardan istifade etmemek yollarını düşünmedik. Bilakis bu kaydın çıkarılması şundandır. Muvaffak olup döndükleri zaman mecburi hizmet dolayısıyla lisede musiki hocası olmak gibi bir durumla karşılaşmasınlar. Onun için bunun serbest bırakılmasında daha isabet vardır kanaatindeyim.”

Ya Çalmazlarsa?
Ardından üyeler arasında şu ilginç konuşmalar geçiyordu:
Naim Hazim Onat (Konya)- Bu çocuklar başarı ile döndükten sonra sanatlarını şahsi bir zevk olarak saklarsa ne yapacaksınız?
Muammer Eriş (Ankara) – Sanatını şahsi bir zevk için nasıl saklayabilir?
Naim Hazim Onat (Konya) – Mesela zengin bir muhit içinde kalıp çalmak lüzumunu hissetmezse?
Muammer Eriş (Ankara) – O kabiliyette ise mecburi hizmet de verseniz yine sanatını vermez.
Emin Soysal (Maraş) – Avrupa’da tahsil edip gelenler mecburi hizmete tabi tutuldukları zaman kaç lira ile bu işe başlayacakları kanunda yazılıdır. Bunlara 25-30-35 lira mı maaş vereceğiz? Arkadaşlar, deha cetvele tabi tutulmaz. (Bravo sesleri)
Görüşmelerin en başından itibaren olumlu analiz ve yaklaşımlarıyla dikkati çeken Dr. Kamil İdil, bu konuşma ve tartışmalar karşısında söz almak gereğini duyuyordu.
“- Bu çocuklar yabancı memleketlere hoca olsun diye gönderilmiyor, sanatkar olsun diye gönderiliyor. Bu çocuklar orada ihtisas sahibi olmuş hocalar gibi yetişerek bu memlekette çocuk psikolojisi, çocuk yetiştirme sanatı vs. gibi şeyler öğretecek değillerdir. Bunlar müzik icra sanatını kompozisyonunu öğreneceklerdir. Yarın bu çocuk bir sanatkar olarak memlekete döndüğü zaman ona konservatuarda, operada yer yoktur, deha böyle ufacık yerlere sığmaz, deha güneş gibidir, hiçbir yere kapanmaz. Naim Hazim diyor ki, deha ve sanatını bu çocuk kendisi için saklarsa…. Hayır bu çocuk daha beş yaşında iken deha ve sanatını saklayamıyor, inkişafından sonra nasıl saklar.”

Dönüşten Sonra Ne Olacak?
Milli Eğitim Komisyonu sözcüsü Yetkin, önergesini ve görüşlerini savunmakta kararlıydı:
“- Arkadaşlar, İdil ve Suna tahsillerini tamamlayıp yurda döndükten sonra lisede felan değil, demin zikrettiğim sanat muhitlerinden görevlendirilirler. Bu çocukların yetiştirilmesi için teşekkül eden heyetin başında milli eğitim bakanı bulunursa, bu kadar emek verilmiş olursa onların inkişafı adım adım takip edilirse tahsillerini bitiren çocukların liseye veya ortaokula tayinleri mevzu bahis olur mu?
Binaenaleyh bu çocuklar, döndükten sonra görevlendirilmezse ne yaparlar? Bizde alaturka alafrangadan ziyade tutulmakta iken bu çocuk bir piyanist olup döndükten sonra nerede hayatını kazanacaktır? Tabii ya opera ve konservatuarda. Yakında bir konservatuar kanunu gelecektir. Orada göreceksiniz, sanatkarlar baremle mukayyet olmayacaklardır.
Bu olağanüstü sanatkarların dediğim yerlerde ders vermeleri onların sanatını körletmez arkadaşlar. Daima Avrupa’ya, Amerika’ya gidip konserler vermelerine mani değildir, bunun emsali pek çoktur.
Biraz evvel söylediğim gibi maddede tezat da vardır. Bir yandan tahsilini bitirdikten sonra yurda dönmezse onu tazminata mahkum ediyoruz. Öbür yandan memlekete dönünce onu görevlendirmeyi üzerimize almıyoruz. Arkadaşlar, Türk sanatkarı burada bir iki konser vermekle hayatını kazanabilir mi? Onun için işi etrafı ile düşünelim, verdiğim önerge bu meseleleri bertaraf etmektedir. Memleketimiz bu çocukların sanatından faydalanmalıdır. Rican bundan ibarettir.”

Ve Yasa Oylanıyor…
Artık sıra oylamaya gelmişti. Buradaki kısa tartışmaya katılanlar arasında Bülent Ecevit’in babası Kastamonu Milletvekili Dr. Fahri Ecevit de vardı. Sonunda madde şu biçimi alarak kabul ediliyordu.
“MADDE 4.- Bu kanun uyarınca yabancı memleketlere gönderilecek olağanüstü sanat istidatlı çocuklar öğrenim hayatlarında umulan sonucu vermeden memlekete geri çağrıldıkları takdirde hiçbir tazminat kovuşturmasına bağlı olmadıkları gibi hizmet ödeviyle de yükümlü tutulmazlar. Tahsillerini başarı ile bitirip döndükleri zaman mecburi hizmet ödevi ile yükümlü tutulmazlar. Kanuna uygun mazereti olmadan kendilerinden tahsili yarıda bırakır veya tahsilini bitirdikten sonra memlekete geri dönmezse gerek kendileri gerek beraberlerinde gönderilmiş olan kimseler için ihtiyar olunmuş bütün masraflar tutarı öğrenciden veyahut veli veya vasisinden tahsil olunur. Öğrencinin yabancı memleketlere gönderilebilmesi için veli veya vasisinin bu yolda kefilli bir taahhüt senedi vermesi gerekir.”
Yasa zaten beş esas ve bir geçici maddeden oluşuyordu. Bunlar da hızla oylanarak kabul edildiğinde hava çoktan kararmıştı. Salonda bulunan 245 üyeden 239’u kabul oyu vermişti. İsmet İnönü’nün, Mithat Fenmen’in önerileri doğrultusunda geliştirdiği tercih, siyasetin bazen çok ağırlaşan kanallarından ancak 2,5 yılda geçerek sonunda uygulanabilir hale gelmişti. Ama gene de ancak 5 ay kadar sonra yakınları Suna’yı, 8 ay sonra da İdil’i yurtdışında uğurlayabileceklerdi.

Bu bölüm Şefik Kahramankaptan’ın İsmet İnönü ve Harika Çocuklar kitabından alınmıştır. Meclis tartışmaları TBMM tutanaklarında da mevcuttur.